Ahlak ve Toplum

Modern sistemde sandviç kuşağa düşen pay: Bakım veren yükü

Bakımveren yükünü temsil eden bir ai çalışmam.
Written by admin

Bir ebeveynin, eliyle yazdığı ihtiyaç listesi haftalarca cepte taşınırken, evcil hayvanın kumu ve maması için acele edildiğini görmesi, elbette kendisinin kediden daha değersiz olduğunu hissettirir. Feda edilen mahremiyet ve özgürlük mutlaka değerlidir fakat, ebeveynlerin hak ettiği sevgi, bir hatırlatıcıya teslim edilecek bir şey midir?

Bu makalede

  • Bakım veren yükü sadece sofraya bir tabak fazladan koyma kaygısı değildir.
  • Duyulan sevginin imkansızlıklar yüzünden gösterilememesinin getirdiği kahroluş hissi.
  • Aile içinde bile konuşulmayacak kadar ağır yaşanmışlıklar.
  • Öfke ve tükenmişlik, modern sistemin birey üzerine yıktığı mantıksız bir yükün sonucu mudur gerçekten?
  • Evdeki yaşlının aile bireylerinin gözündeki yeri ve hakları.
  • Ebeveynin huzur evine yatırılmasının zamanı.
  • Kaybedilen mahremiyet ve özgürlükler. Fedakarlık.
  • Birlikte huzurlu bir hayat için küçük bir tavsiye.

Bakım veren yükü sorunu, ancak bu durumu yaşayanların tam olarak anlayabileceği kadar derin ve hassas bir konudur. Sandviç kuşağının yaşadığı zorlukları empati yaparak anlamaya çalışmak başka bir şey, bu durumun içinde yaşamak bambaşka bir şey. Mesele sofraya bir tabak fazladan koymak, fazladan bir kişinin daha doğum gününü hatırlayıp alınacak hediyesini düşünme yükü değildir.

Mesele, bakmakla yükümlü olduklarının geleceğini inşa etme kaygısının yanında, ebeveynlerinin geçmişini de muhafaza etmek, “evlat” olmanın getirdiği görev bilinci ile sorumluluklarını yerine getirmiş olma kaygısıdır. Hele bir de ortada kronik bir rahatsızlık varsa işte o zaman kaygılar ağır bir yüke dönüşmeye başlar kaçınılmaz olarak.

Ağır bir bakım veren yükü altında ezilen birisi gerçekten zor bir durum içerisindedir. Bence bu yükü taşımak zorunda kalan ve sandviç jenerasyonu olarak tanımlanan bu insanları kimsenin acımasızca eleştirmeye hakkı yok.

Modern sistemde düşen pay diyorum çünkü, eskiden yani nüfusun ve yaşamın getirdiği sorumluluk ve zorunlulukların az olduğu zamanlarda hiç kimsenin yaşlanan ebeveyni için hemen yan tarafa başka bir kulübe inşa ettiğini zannetmiyorum. Öyle hep birlikte bir şekilde yaşayıp gidiyorlardır muhtemelen. Geniş ailelerin bir arada yaşadığı ve toplumsal dayanışmanın daha çok olduğu bir ortamda bu yük eşit olarak dağılıyordur kendiliğinden. Ne ağır bir bakım veren yükü, ne de sandviç jenerasyon yoktur ortada.

Ağır bir bakım veren yükü altında ezilen birisi gerçekten zor bir durum içerisindedir. Bence bu yükü taşımak zorunda kalan ve sandviç jenerasyonu olarak tanımlanan bu insanları kimsenin acımasızca eleştirmeye hakkı yok. Sizi bugünlere getirmek için türlü fedakarlıklar yapmış birisine karşı duyduğunuz sevgiyi imkansızlıklar yüzünden gösterememiş olmanın getirdiği kahrolmuşluğu sindirmek zorunda kaldınız mı hiç? Ben kalmadım. Allah’tan da sizin ve kendim için kalmamayı dilerim.

Rahmetli babam birilerine muhtaç olmaktan o kadar korkuyordu ki, kanserin son evrelerinde dahi kendi evinde ziyaretine gittiğimizde annemden bile destek almadan yattığı yataktan doğrulmaya çalışıyordu tek başına. Annem ise henüz sağlıklı iken kendi uydurduğu bir duası vardı “iki gün yatak, üçüncü gün toprak” diye. Hep böyle dua ederdi. Duası kabul oldu ki, bir hafta kadar hastanede yattıktan sonra doktorunun artık yapılacak bir şey kalmadığı için son günlerini hastane odasında değil de ailesi ile birlikte geçirmesi tavsiyesiyle eve gönderildi ve üç ya da dördüncü gün vefat etti.

Benzer ağırlıkta yaşanmışlıklar bu durumu her yaşayan ailede vardır da, konuşulmuyordur bence. Hatta kendi aralarında bile.

Ama gerçekten ağır şekilde bakım veren yükü altında ezilen insanlar tanıyorum yakın çevremde. Bazen dertleşirken öyle şeyler duyuyorum ki, konuşmaya bile insanın utanacağı türden. Hem ailesi hem de ebeveynleri için çok üzülüyorum. Benzer ağırlıkta yaşanmışlıklar bu durumu her yaşayan ailede vardır da, konuşulmuyordur bence. Hatta kendi aralarında bile. Fakat, Her ne kadar evlatların hissettiği öfke ya da tükenmişlik bir “ahlaki kusur” değil, modern sistemin birey üzerine yıktığı mantıksız bir yükün sonucu olarak görülüp mesele yumuşatılmaya ya da ruhsatlandırılmaya çalışılsa da, bu yaklaşımın hem ebeveynleri hem de toplumu rencide edeceğine inanıyorum.

Siz yaşlı ebeveyninizin kendisi için istediği ihtiyaç listesini bir haftadır cebinizde gezdirirken çocuğunuzun istediği şeyi hemen arabanıza atlayarak gidip alıyorsanız, kendisinin sizin gözünüzde torunundan daha değersiz olduğunu düşünmesi çok normal. Ya da kedinin kumunu veya mamasını sık sık eşinize soruyor ama ebeveyninize bir ihtiyacı olup olmadığını çok nadir soruyorsanız, o evde evin kedisi kadar kıymetinin olmadığını düşünmesi de öyle. Kalkıp ta, “babacığım bu, modern sistemin benim üzerime yıktığı mantıksız bir yükün sonucu” diyemezsiniz. Çünkü o, tüm bunları hem görüyor hem de değerlendiriyor. Sizin unuttuğunuzu o hatırlıyor. Kaldı ki o, evin en yaşlısı da olsa hakları yerinde duruyordur. En az torun ve kedi kadar.

Sürekli tıbbi müdahalenin veya en azından desteğin gerektirdiği durumlarda ebeveynin bakım evine gönderilmesinde hiçbir sakınca görmüyorum şahsen. Evde her zaman ilaçlarını düzenli şekilde verecek, enjeksiyonlarını yapacak veya tedavinin takibini yapacak kimse bulunmuyorsa ya da yetkin değillerse en iyisi bu desteği profesyonel bir kurumdan almak. Hatta yaşlı bakımında öyle durumlar var ki, evin maddi durumu karşılasa da, yine de bir uzman gözetimi daha doğru ve sağlıklıdır. Ama böyle de olsa, onun hala ailenin bir parçası olduğunu hissettirmek evladın bir görevidir. Elbette zordur hatta bazen çok zordur ama, fedakarlık bugünlerde yapılmayacaksa ne zaman yapılacak?

Bu konudan çıkarken anne ve babanın ne kadar değerli olduğunu, evlatlara ne kadar sorumluluk düştüğünü söylemeyeceğim. Bunu vicdanı olan herkes zaten biliyor. Ben sorunun çözülmesi için eşlerden her birinin bakışlarını düzeltmesi gerektiğini söyleyeceğim. Bir evde evin çocukları, kedisi, köpeği ve hatta saksıdaki çiçek bile o evin bir parçası olarak görülüyor ve ihtiyaçları olan her şey zaten hakları olduğu için gönül rızası ile yapılıyorsa, salonun bir köşesinde oturup göze batmamaya çalışan zavallı bir anne veya baba da aynı gözle bakılmayı hak etmiyor mu? Onlar yük olmuyor da, bir kediden bile daha az masrafı olan bir yaşlı mı yük oluyor?

Elbette nispeten daha genç çiftler mahremiyet ve özgürlüklerinin kısıtlanmasıyla daha ağır bedeller ödüyor, bu bir gerçek. Fakat bu bedel ödenmeye değmez mi? Şimdi olmazsa, sınav ne zaman geçilecek? Her türlü zorluğa rağmen derim ki, anne ve babadan alınan dua gibi hiçbir dua değerli olamaz. Onların rızasını kazanmak, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Ve bu iki alemde de saadetin anahtarıdır. Bu anahtarı cebinize koymayı garanti etmek için yarın sabah kalktığınızda o yaşlı ebeveyninizi eve ait olmayan ve geleceği belirsiz bir birey olarak görmek yerine, en azından kediniz kadar bir aidiyeti ona vermeniz durumu kendiliğinden düzeltecektir. İki çocuğunuz varsa bile, sorana asla 4 kişilik bir aile olduğunuzu söylemeyeceksiniz bir daha. Kendiliğinden, isteyerek.. Yeter ki yarın sabahtan itibaren doğru gözlüğü takın.

“Anne babana sunduğun hizmet, Tanrı’ya sunduğun bir adaktır. Onların ihtiyacını karşılamak, senin kendi ruhunun şifasıdır.” Aziz İvan Chrysostom / Altın Ağızlı Yuhanna

“Cennet anaların ayağı altındadır” Hadis

Ek Bölüm: Doğu-İslam Kültürel Penceresi

Ait olduğum Doğu-İslam kültüründe bu gerçeklik Batı’dakinden oldukça farklı bir şekilde tezahür eder. Konuyu Batı’dan farklı bir pencereden ele almanın çözüme doğru faydalı bir adım olacağına inandığım için bu hususu biraz açmak istiyorum.

İlginç ve bana göre güzel bir şekilde, yaşlanan ebeveynleri bir huzurevine yerleştirmek neredeyse hiç gündeme gelmez. İma bile edilmez. Yine de yaşlı bir ebeveyn oturma odasının sessiz bir köşesinde öylece kendi haline terk edilmez; evin diğer üyelerine tanınan her türlü hakka sahiptir. Ve hayır, mübalağa etmiyorum hatta çoğu zaman herkesten daha fazla hakka sahiptirler. Aynı çatı altında ya da ayrı evlerde yaşanması bu durumu değiştirmez; birlikte yaşandığında herkes sadece daha büyük bir özen ve hürmet gösterir. Dini bayramlarda, başka yerlerde yaşayan aile fertleri büyüğün ikamet ettiği evde toplanır, saygılarını sunar ve ellerini öperler. Sürekli tekrarlanan şöyle bir tablo gözlemledim: Anne babayı barındıran ev hangisiyse, orası sessiz bir bereket ve samimi bir huzurla yapay değil, derinden hissedilen bir mutlulukla dolup taşar gibidir.

Örneğin, gelin oturma odasının perdelerini değiştirmeye karar verse, ebeveyn tasarım tercihlerinden tam olarak anlasa da anlamasa da kaçınılmaz olarak onun fikrini alır. Esasen, anne babanın kendi evlerinde mi yoksa sizin evinizde mi yaşadığı, onların konumunu değiştirmez.

Bu durum çiftin mahremiyetini ve özgürlüğünü kısıtlar mı? Yadsınamaz bir şekilde, evet. Ancak bu tür şikayetler evin dışında dile getirilir, asla içeriye yansıtılmaz. Şayet hoşnutsuzluk dışarıya taşarsa örneğin bir gelinden kaynaklı olarak gelin, herkesten önce kendi öz annesinden daha sert bir azarlar görür. Herkesin kusursuz bir saadet içinde yaşadığını iddia etmiyorum; aksine, yansıtmayı seçtikleri haysiyet budur. Derinlere kök salmış, yazısız bir anlayış vardır: Bir kadın, eşinin anne babasının aynı evi paylaşacağını bilerek bir evliliğe adım atıyorsa, şikayet etme veya kırgınlık ifade etme hakkından feragat etmiş demektir. Göze çarpan bir şekilde, önceden kabul edilmiş bu düzenlemeyi genç kuşaklar arasında bile sıklıkla gözlemliyorum. Nedeni sorulduğunda aldığınız cevap neredeyse her zaman aynıdır: “Başka ne yapalım sokağa mı atalım?”

Yaşlanan bir ebeveynin durumu, evde bakımın artık mümkün olamayacağı ve profesyonel tıbbi müdahalenin zorunlu hale geleceği seviyede kötüleşse bile, yine de asla yalnız bırakılmazlar. Aile katı bir görev dağılımı oluşturur; yetişkin çocuklar, hastalık kaç yıl sürerse sürsün, yetişkin bezi değiştirmek gibi en mahrem bakım ihtiyaçlarıyla bizzat ilgilenerek, bazen tam gün veya gece boyunca hasta başında sırayla nöbet tutarlar. Ve bayramlarda, tüm geniş aile toplanma yerini bakım tesisine kaydırır. Bu koruma içgüdüsü o kadar şiddetlidir ki, yerel akşam haberlerinde zaman zaman akrabaların ihmal edildiği düşüncesiyle sağlık personeliyle çatıştığı vakalar yer alır ve herkes bu öfkenin arkasındaki çetin sevgiyi sezgisel olarak anlar.

Herkes mi böyledir? Kesinlikle hayır. Unutulmuş yaşlıların trajik hikayeleri burada da mevcuttur. Gözlemlerime dayanarak, bu örneklere şehrimin geliri daha yüksek semtlerinde biraz daha sık rastlandığını söyleyebilirim küresel genellemelere kıyasla halen olağanüstü derecede nadir olsa da. Bu durumlar tipik olarak sık sık yurt dışına seyahat eden veya geçmiş boşanmalarla şekillenmiş aileleri kapsar. Araştırmalarımda, ülkemde kamuya ait veya özel huzurevlerine kabul edilen 65 yaş ve üzeri yetişkinlerin oranı zar zor yüzde bire ulaşmaktadır. Bunlar da büyük ölçüde az önce tarif ettiğim demografik yapıdan oluşmaktadır.

About the author

admin

Bana göre dinler ve felsefeler, insanlığı İlahi olana yönlendiren birer araçtır. İbrahimî geleneklerden seküler düşünceye kadar, hakikati nerede olursa olsun ararım; fikirleri, onları benimseyenlerin kusurlarına bakarak yargılamam. Doğru olanı alır, gerisini bırakırım.

Odak noktam dogmalar değil, insanın varoluşsal durumu ve anlam arayışıdır. Körlemesine bir kesinliktense samimi bir sorgulamaya değer veririm; tartışmaları kazanmak için değil, okurlarımla birlikte varoluşun ve Yaratıcı'nın derin gizemini keşfetmek için yazarım.

Leave a Comment