Körü körüne ucuz bir teslimiyetçilik anlayışı ile değil, aklın ve Tanrı’nın hakkını vererek bu 4 temel soruyu hem akla hem de Tanrı’ya yakışır şekilde ele almaya çalışmak en doğru yol olacaktır.
İçerik tablosu
Immanuel Kant’ın “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?” ve “Ne umabilirim?” sorgularını son derece haklı ve doğru olarak “İnsan nedir?” sorusunda topladığı “Kant’ın 4 Temel Sorusu” konusunu, insan ve Tanrı bağlamında değerlendirmek istiyorum. Konuya bu açıdan bakmak istiyorum çünkü, varlık sayfasına bir çizgi çektiğimizde, çizginin bir tarafında insan varsa, diğer tarafında ancak Tanrı vardır. Körü körüne ucuz bir teslimiyetçilik anlayışı ile değil, aklın ve Tanrı’nın hakkını vererek bu 4 temel soruyu ne aklın ne de Tanrı’nın itiraz etmeyeceği şekilde ele almaya çalışmak en doğru yol olacaktır.
İnsan ne kadar mantık yürütmeye ve haklı olmaya çalışsa da, hatta haklı ve doğru olsa da, bulunduğu zamanın ve mekanın içindedir. Ne olursa olsun, insanın yaptığı her eylem ve düşünce bir yaratılmışın işidir. Yaratıcı ise zamandan ve mekandan uzaktır. Tanrı katından, O’nun perspektifinden bakıldığında ise, insanın eylem ve düşünceleri bir yaratılmışın işidir. Bizden daha iyi bilen, o konu hakkında bizim bilmediğimizi de bilen birinin görüşü açısından bakmak işin kolayına kaçmak değil, doğru olanı bulmak için atılabilecek en sağlıklı davranıştır.
En azından daha doğru olanı. Her şeyde olduğu gibi doğruluğun, haklılığın da dereceleri vardır. Derecenin yüksekliği, Tanrı’ya olan yakınlıkla ilgilidir. Çünkü daha çok yaklaşan, daha çok bilir. Yakınlık bir kalp meselesi olduğundan, onun da fikri çözüm için çok önemlidir. Her ne kadar konu akli olsa da, akıl hızla yolunda ilerlerken, onu bariyerlere çarpmaktan koruyacak olan kalptir.
Ne bilebilirim?
İnsanın bilebileceği en son şey, bilmekten alabileceği en büyük nasibi, hiçbir şey bilemeyeceğini bilmesidir. Ne bildiğini düşünürse düşünsün, sonunda varacağı yer burasıdır çünkü, bildiğini sandığı şey hakkında onun bilmediğini de bilen vardır her zaman. Elinizde bir tasla bir okyanusun kıyısına gitseniz ve istediğiniz kadar almanıza izin verilse, ancak tasınız kadar alabilirsiniz. Ya da siz boş tası okyanusa uzatsanız ve birisi o okyanusun hepsini kaldırıp tasınıza boşaltsa, yine tasınızın alabileceği kadarını alabilirsiniz. Sonsuz okyanustan size düşen pay ancak tasınız kadardır. “Ne bilebilirim?” sorusunun anlamdaşı “ne kadar çok bilebilirim?” sorusudur.
İnsanın yiyeceği, giyerek ve kullanarak eskiteceği, kalp atışının ve alacağı nefesin sayısı gibi bilebilecekleri de bir hesaba, bir sayıya bağlanmıştır. Hepsi insan için birer rızıktır. Bu hesabına düşen payların bir kısmını bu dünyada, bir kısmını ise sonraki hayatlarda alacaktır. Tek fark, yediği ve eskittiği bu hayatın bitiminde sonlanırken, bilmekten nasibini, var olduğu her yerde almaya devam eder. Ne bilebilirim sorusuna “sadece kısmetin, payın kadar” da desek doğrudur ama yüzeysel bir cevap olur. İnsanın ne bilebileceği Tanrı için bilinen, insan için bilinmeyen bir şey olduğundan, bilmenin sınırı yoktur ve olmamalı insan için.
Öğrenmekten korkan insanları mutlaka görmüşsünüzdür çevrenizde. Öğrenmekten korkarlar çünkü inançlı ya da inançsız herkes bilir ki insan bildiğinden, bildiği kadarından sorumludur. İşte bu korku onları fazlasını bilmekten alıkoyar da, kendi elleriyle kendilerini durdururlar. İşte bu insanlar bilmekten nasibi olmayanlardır. Onların ancak kendilerine faydaları vardır (o da bu dünyada). Bilerek isteyerek böyle olurlar çünkü bunu, çıkarları için yaparlar. Merak, akıl kayığının yegane rüzgarıdır. Onlar merak etmezler.
“Işık dünyaya geldi, ama insanlar karanlığı ışığa tercih ettiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışık nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz.” Yuhanna 3:19–20
“Böyleyken onlara ne oluyor da öğütten (hakikatten/bilgiden) yüz çeviriyorlar? Sanki onlar aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleridir.” Kuran Müddessir
Peki o okyanusun kenarına nasıl gidilir? O okyanusun kenarına ancak, kabının büyüklüğünü bilen ama kaptaki suyun miktarından memnun olmayanlar gider. Ve son derece cömertçe karşılanırlar. Geriye kalanların bir yere gitmelerine gerek yoktur. Tanrı’nın rahmeti ve ikramı umuma-geneledir. O, bu suyu yağmur olarak zaten yağdırır da, herkes yine tası kadar alır. Yağmur olarak yağdırmayıp herkesin su kenarına gelmesini bekleseydi işler yapılamaz, dünya bugüne gelemezdi.
İyi haber şu ki; insanın akıl tası insan gibi topraktan yapıldığı için, talep edene o tas tekrar ıslatılıp yeniden şekil verilerek büyütülebilir. Fakat akıl tasını büyütmek isteyene de kötü haber şu ki; ıslatılıp tezgahta yeniden şekillendirilmiş bu tasın suyunu tutması için sertleşmesi, ateşte ısıtılması gereklidir suyunu tutması için. Ve ateş acıtır. Bu da, bilmenin bedelidir. Bilmekle elde edilecek o hazine için bu ödenebilecek bir bedeldir.
Tas ne kadar büyük, aldığı su ne kadar çok olursa olsun asıl sorulması gereken şey niyettir. İnsan neden bilmek ister? Bilgi elmas ise, öğretmek pırlantadır. Faydası sadece bilene olan bilgiyi kim ne yapsın? Hangi peygamber, hangi aziz ve hangi büyük insan bildiğini kendisine sakladı? Buluttan beklenti meyvedir. Taşıdığı su değil.
“Tanrı’nın sana verdiği bilgiyi ve hakikati kendine saklarsan, sana ait olmayan bir şeyi çalmış olursun. Bilgi, paylaşıldıkça çoğalan ve saklandıkça sahibini çürüten bir ilahi emanettir.” Hippolu Aziz Augustin
“Kendisine bir ilim sorulup da onu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulur.” Hadis
İnsan ne kadar bilebilir sorusuna özetle “ne kadar isterse” derim. Elbette bildiklerinin acısını taşımaya razı olduğu sürece. Bilmenin sonu var mıdır? Tabi ki vardır. Sonsuz olan sadece Tanrı’dır ve O’nun dışında kalan her şeyin bir sonu vardır. O’nun dışındakilerin hepsi yaratılmış, sonradan olmuştur. Bilinen bir şey, kavranmıştır. Bilen bilineni kuşatmış, içine almıştır. Bir kap başka bir kaba sığıyorsa, dışta kalan kap daha büyüktür ve O, bundan münezzeh, uzaktır. İşte bu, bilmenin sınırıdır. Tanrı’nın yaptıkları ve sırları sınırlı oranda bilinebilir ama kendisi asla. Bundan sonrasını artık kalp ele alır ve yakınlık, samimiyet ve umulur ki aşk başlar. Akıl, bir mekana girerken vestiyere bırakılan manto gibi dışarda bekler. Zaten oradan sonrasında ihtiyaç ta yoktur ona.
“Akıl bir gemidir, fikir bir kürek / Var git gör ki Tanrı’yı bulmaya kalp gerek.” Yunus Emre
Ne yapmalıyım?
Elbette bana yakışanı yapmalıyım. Olacak olan da budur zaten çünkü her kap içindekini sızdırır. İnsan “ne yapmalıyım?” diye soruyorsa bu gerçekten çok güzel bir şey. Ama her ne kadar bu soruyu kendisine sorsa da, eninde sonunda kendisine yakışanı yapacaktır. İstese de, istemese de. İnsanlığı oluşturan 3 sınıftan biri olan (Tanrı gözünden) avamlar bu soruyu kendilerine Kant’ın “ilkesel doğruluk” bağlamında değil, tamamen menfaatleri için sorarlar. Daha fazla kazanmak ya da daha fazla korunmak yani çıkarları için sorarlar ne yapmaları gerektiğini kendilerine. Asla bir başkasının ya da bir canlının yararı için değil. Bahçedeki çiçeğinin yaşaması için ne yapmalıyım diye sorması çiçeğin değil kendi çıkarı içindir.
Onu sulamasının sebebi çiçeğe olan faydası için değil, ona verdiği paranın boşa gitmemesi içindir. Onu solmuş görse, ilk önce o çiçek için ne kadar masraf yaptığını hatırlamaya çalışır bir canlının kaybına üzülmek yerine. Sabah evinden çıktığında başlar her şeye, herkese böyle bakmaya. Gece başını yastığa koyduğunda ise yine bu göz ve niyetle yarın için yapılacakların listesini hazırlar. İstisnai olarak eğer faydalı bir şey yapmış gibi görünseler de, mutlaka kendilerine de bir faydası vardır. Bu yüzden dünyanın neresinde olursa olsun bu gurup Kant’ın sorusunun muhatabı değildir.
Avam, gölgeleri gerçek sanan bilgisiz kitlelerdir. Platon
Yine Tanrı’nın gözünden havas, seçkin olarak tanımlanan insanlar ise çok farklıdır her şeyleriyle. Onlar “ne yapabilirim?” diye soruyorlarsa, hem kendilerinin hem de başkalarının iyiliği içindir. Eğer ikisi arasında seçim yapmak zorunda kalsalar hiç şüphesiz başkalarının yararını öncelikli tutarlar. Sofrada bir kişilik yemek varsa eğer, tok olduğunu belirterek kalkıp başkasının oturmasını isterler. Yalnızken yerlerse de, bir yerlerdeki açları düşünmekten genelde doymadan kalkarlar. İşte bu tip insanlar Kant’ın sorusunun gerçek ve tek muhatabıdırlar.
Onlar kendi bahçesini sularken, hortumun ucunu hep komşusunun çiçeklerine ve suyun erişebileceği mesafede başka bitkiler varsa onlara doğru yöneltirler. Bunu sadece onların suya ihtiyacı olduğunu düşünerek yaparlar. Çiçeğinin solduğunu görseler, çiçek için çok üzülürler kendileri için değil. İyi bir şeyler yapmak için kaygılanan ve kendisine sürekli “ne yapmalıyım?” diye soran tek gurup budur.
“İnsanlarca reddedilmiş, ama Tanrı’ya göre seçkin ve değerli olan diri taşa…” Petrus 2:4
Üçüncü ve sonuncusu olan “seçilmişlerin seçilmişi” (Hassu-l havas) gurubu vardır ki bunların sayısı çok ama çok azdır. Onlar artık “ne yapmalıyım?” sorusunu geride bırakmış, cevabını çoktan bulmuştur. Bu yüzden o soruyu kendilerine sormazlar. Yaptıkları her şey tamamen başkasının yararınadır. Kendi payına da bir şey düşse, bunun beklentisiyle yapmamışlardır. Varlıkları sadece başkaları içindir. Sadece kendi geleni alır, onu da başkasına verirler. Hazinenin sahibi ile muhataptırlar, hazine ile değil. Aldığı kadarını değil, verdiği kadarını kazanç bilirler.
Bu gurup insanlar kendi ihtiyacı olan suyu gidip çiçeğe dökerler. Fark bu kadar derindir her üç kitle için. Platon’un ünlü Mağara Benzetmesi‘nde, zincirlerini kırıp mağaradan dışarı çıkan ve güneşin (hakikatin) ışığını gören kişi “seçkin” ise, Mağarada kalmayı yeğleyen “avam”, yalınayak başka mağaraları aydınlatmaya giden ise elbette “seçkinlerin seçkini”dir. Meşale de kullanmaz bunun için, karanlık mağaranın önünden geçmesi yeter aydınlatmak için.
Kant’ın “Ne yapmalıyım?” sorusuna bir cevap veya bir yorumlama yapmak için mecburdum bu perspektiften bakmaya. Sorunun tek muhatabı var çünkü. O da havas yani seçkin olan insanlar. Zaten Kant’ta bu guruptan bir insandır. Bana inanmıyorsanız rasgele çevrenizdeki herhangi bir insana “sence ne yapmalısın?” diye sorarsanız, bu üç gurubun cevaplarını aldığınızı göreceksiniz. Bence tam burada, Kant’ın eylemlerin sadece ilkesel olarak doğru olduğu için yapılması gerektiğini savunduğu tezindeki “ilkesel” kavramının tartışılması gerekir çünkü, bu üç guruptan her birinin kendi ilkesel doğrusu var. Öyleyse doğru nedir?
Ne umabilirim?
Elbette yaptıklarımın karşılığını umabilirim. Yaptıklarımın diyorum çünkü, cennetteki ve cehennemdeki insanları yaptıkları sokmuştur oraya, bildikleri değil. Doğru bilgiyi yaymak veya saklamak ta birer eylemdir. İnsanın en küstah olduğu yerdir umut konusu. Az bir işine çok karşılık bekler her zaman. Ama onun bir suçu yok. Tanrısı onu böyle alıştırmıştır. Tanrı’nın az bir iyiliğe kat kat fazla ödül verirken, günahına ise ancak yaptığı kadar ceza verdiğini biliyor muydunuz? Hatta iyi bir şeye niyet etse de ama yapamazsa bile insana yapmış kadar sevap yazıldığını ve bir kötülüğe niyet eden ama yine yapamayan insana ise günah yazılmadığını?
“Tanrı’nın cezası asla hak edilenin ötesine geçmez; hakkaniyet ölçüsündedir. Ancak Tanrı’nın ödülü ve lütfu her zaman insanın hak ettiğinin çok üzerindedir. Kötülükte adalet tam uygulanır, iyilikte ise adalet yerini lütfa bırakır.” Aziz Thomas Aquinas (Summa Theologiae)
“Allah iyilikleri ve kötülükleri yazdı, sonra bunu şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmaya niyet eder de yapamazsa, Allah bunu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar. Eğer niyet eder ve yaparsa, Allah bunu on iyilikten yedi yüz kata ve hatta daha fazlasına kadar yazar. Kim bir kötülük yapmaya niyet eder de yapmazsa, Allah bunu tam bir iyilik olarak yazar. Eğer niyet eder ve yaparsa, Allah bunu sadece tek bir kötülük olarak yazar.” Hadis
Böyle bir Tanrı varken başımızda, insan ne yapar eder yine de başını belaya sokmayı becerir. Kant’ın din felsefi ve umut üzerine kurduğu “ne umabilirim?” çıkarcılıktan biraz uzaklaşarak “ne ummalıyım?” diye tekrar sormak isterim. İnsan hangi mekanda, zamanda ve halde olursa olsun, her zaman muhtaçtır. Barınma, beslenme ve güvenlik gibi temel ihtiyaçları o yaratıldığında başladı zaten. İhtiyaç hissetmek, ihtiyaç sahibi olmak bir ayıp olmasa da bir kusurdur. Ancak muhtaç olan ihtiyaç duyar. İhtiyaç duruyorsa, benlik te duruyordur.
Azizlerin bir şeye ihtiyaç hissetmemeleri (dünyevi ve uhrevi) artık muhtaç olmamalarındadır. Varlık ile yokluk, az ile çok, cennet ile cehennem aynı şeylerdir onlar için. Hiçbiri Tanrı değildir. Umut konusunda insan biraz tevazu göstermelidir her ne kadar bir sınır olmasa da, umut etmek iyi olsa da. Bu mütevaziliği, yaptığını beğenmemek için, daha iyisini yapmak için göstermelidir. Yaptığı az işten her ne kadar çok umut etmeye hakkı olsa da, yaptığı kötülüğü az görme riski vardır.
Avamın, seçkinin ve seçkinlerin seçkininin umutları farklıdır. Avam, bulunduğu her mekanda kendisi için en iyisini ister. Ama sadece kendisinin. Havas hem kendisinin hem de başkalarının iyi olmasını ister. Seçkinlerin seçkini ise kendisini düşünmez, sadece başkalarının iyi olmasını ister. Hatta onların cenneti için kendi cennetini verir, müsaade edilse onlar için yanar. Bunlar dünyada ve ahirette Tanrı’nın merhamet sıfatı ile kaplanmışlardır. Bu yüzden seçkinlerin seçkinidirler. Peygamberler ve azizler aynı ailenin üyesidir.
Tanrı’nın merhameti ve cömertliği sınırsız oldukça, “ne umabilirim?” sorusunun cevabında sınırlama olmayacaktır insan için. Elbette iyilik yolu üzerinde yürüdüğü sürece.
İnsan nedir?
Konuya kitabın ortasından da değil, sonlarından gireceğim. İnsanın Tanrı’nın aynadaki suretidir. Orta yere yönü Tanrı’ya çevrilmiş bir ayna koyun, sonra da gidip o aynaya Tanrı’yı görebilen açıdan bakın. Sizin gördüğünüz O’dur ama O’nun sizde gördüğü kendisidir. Bu da bu konunun sınırıdır. Zaten yönü O’na çevrilmiş aynadan kendinizi hiçbir zaman göremezsiniz. Kendinizi görebilmeniz için size bakan bir aynaya bakmanız lazım. Bu aynaya bakmalısınız da zaten. Çünkü insanın kendini bilmesi için kendini görmesi gerekir.
“Öyleyse kendini tanımak en büyük öğrenimdir; çünkü kişi kendini bildiğinde Tanrı’yı da bilmiş olur.” (Clement of Alexandria – MS 150–215)
“Kendini bilen Rabbini bilir” İslam Tasavvufu temel prensibi
“Bedenim yok olduktan sonra bile, etimden/kendi varlığımdan Tanrı’yı göreceğim.” Eyüp Kitabı 19:26 (Kutsal Metin Bağlamı) Yahudilik
Bu konu, dinlerde en fazla yanlış anlaşılan, ya da hiç anlaşılmayan konulardan biridir. Bu öğretilerin çoğunlukla insanın Tanrı’nın ta kendisi olduğu anlamını taşıdığı sanılır. Aslında bir yerde haklılık olsa da, insanın Tanrı’nın ta kendisi olabilmesi adına kurtulması gereken fazlalıkları görebilmesi içindir kendine bakması. Haydi İnsana bakalım o zaman. Bakalım ne göreceğiz.. Yalan, çıkar, ihanet, hırs.. Saymakla bitmez. Hepsini bir başlık altında toplarsak, tek bir şeyi göreceğiz, Tanrı’nın zıddını. Bir şeyin zıddında nasıl o şeyin aslı olabilir ki?
Elbette aradığımız o asıl, kat kat örtüldüyse görülmez ama o hala oradadır. İnsan kendine bakmalı ki gördüğü şeylerin zıddını arayıp ona kaçsın, yönelsin. Yönelsin ki nasıl olunması gerektiğini bilsin. Kendinde bulunan kötü sıfatlarının tamamını kaldırıp attığında, işte o zaman kendine baktığında Tanrı’sını görür. O meydandaki aynaya tekrar baktığında orada da gördüğü artık kendisidir. İkisi bir olmuştur artık. “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü, kendisine baktığında zıddına kaçarak, Tanrı’yı referans alması ve O’nun gibi olması için söylenmiştir.
İnsanın Tanrı’nın bir parçası bir yakını olduğunu düşünmeye hakkı vardır. Kainatta hiçbir yaratılmışa (melekler dahil) Tanrı’nın ruhundan verilmemiştir. Fakat insanın bu hali ile dünyaya gönderildiğini bir düşünün, nasıl bir manzara ortaya çıkar kim bilir. Burası dünya, buraya öyle gelinmez zaten. Bu ancak cennette olabilecek bir şeydir. İnsan, Tanrı tarafından içinde Tanrı dışındaki şeylerin dolu olduğu bir çukura atılmış yaratıktır. Burada gaye, insanın o çukurdaki her şeyden, yani Tanrı olmayan her şeyden sıyrılıp kurtularak çukurdan çıkıp kendisini atana geri gelmesidir.
Bu ancak ve ancak, tüm korku ve isteklerden kurtularak mümkün olabilir. Bunun için varlık ile yokluğun, ateş ile cennetin, açlık ile tokluğun ve benzer her şeyin insan için aynı olması gerekir. Fakat bu çok zor bir iştir. Buna çok ama çok az insan dayanabilir. Bu hale İslam dininde “fena” denir. Yani insanın ilk yaratıldığı hale dönmesi, Tanrı dışındaki her şeyi görmesine rağmen onları elinin tersiyle iterek O’na geri gelmesi ve O’nda kaybolması. Bu hal bir damla suyun okyanusa düşmesidir. Artık kimse o su damlası şuradadır diyemez onu kimse bilemez okyanustan başka. İkisi bir olur.
Burada alacağını alır ve ilahi sıfatlarla donanmış olarak tekrar sudan çıkarılır. Bu halin ismi de “beka”dır. Bundan sonra ruhu tekrar bedenine geri verilir. Artık o İlahın bir sureti, yeryüzünde gezen temsilcisidir. O neye ol derse o oluverir. Peygamberler ve azizler işte bunlardır. Onların elinden o kadar keramet bu yüden olur. Yapan onlar değildir çünkü Tanrı’dır. Bu fırsat bugün ve yarın herkese eşit olarak açıktır. Bu durum o peygamber ve azizlere mahsus değildir. Konunun insanla değil Tanrı’yla ilgisi vardır.
Fakat bu mesele insan ve toplum tarafından kolay anlaşılabilecek ve sindirilebilecek bir mesele değildir. “Enel Hak” yani ben Tanrı’yım diyen Mansur’un katledilmesi, “Kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir!” diyen Bistami’nin sürgün edilmesi, “Tanrı’nın gözü ile benim gözüm aynı gözdür; tek bir göz, tek bir görüş, tek bir bilgidir.” Diyen Meister Eckhart’ın “sapık” olarak adlandırılıp lanetlenmesi, Tanrısal aşkla eriyen bir ruhun artık kilisenin kurallarına veya erdemlerine ihtiyacı kalmadığını, doğrudan ilahi iradeye dönüştüğünü söyleyen Marguerite Porete’in diri diri yakılması her ne kadar eski zamanlarda olmuş hadiseler olsa da, şimdi bile muhatap bulunması zor bir konudur.
İşte insan budur.. Atıldığı varlık kuyusundan geri dönüşüne kadar geçireceği zamanda, dünya, ölüm, berzah, cennet, cehennem ve artık sonrasında ne varsa uğrayacağı her mekanda ve nihayetinde yaşayacağı her halde başka başka isimleri sıfatları olacaktır insanın. Yukarıda anlattıklarım size tuhaf geliyorsa sormak isterim size; siz başka anne ve babadan olan eşinizin bile sizden başkasına ilgisi duymasını asla istemezken, sadece bir birliktelik neticesinde dünyaya gelen evlatlarınızın kesinlikle başka birilerini anne-baba gözüyle benimsemesinden korkarken, Tanrı’nın kendi ruhundan yarattığı evladını bu kadar istemesi ve onda kendisinden başka arzuladığı ve korktuğu bir şey görmek istememesinde ne var?




