Anlam Arayışı

Aidiyet ve Kabul Görme – Aidiyet hissi nedir?

Aidiyet ve kabul görme hakkında ai ile oluşturduğum resim.
Written by admin

Bir şeye, bir yere ait olma hissi “var olma” dürtüsünün bir sonucu olsa gerek. Yalnız olma, kabullenmeme korkusunun beslediği bu dürtü, ruhun Yaratıcısına ulaşmak için önce çokluğa, ardından yokluğa ulaştır.

İster ruhsal ister fiziksel anlamda insanın birine veya bir yerlere ait olma dürtüsü, insan tabiatı ve doğası düşünüldüğünde hem normal hem de sağlıklı bir şey olarak kabul edilir. Bu, ondan beklenilen bir şeydir. Aidiyet ve kabul görme hissi, insana her şeyden önce “var” olduğu bilincini verir. O vardır, çünkü birileri veya bir yerler onu kabullenmiştir. Bu his çok küçük yaşlarda başlar insanda.

Dinler ve dolayısıyla Allah bir araya gelmeyi doğal ve meşru görür; nitekim bunu teşvik etmişlerdir. Var olma kaygısı ve arzusu sonradan edinilmiş bir duygu değil, bahşedilmiş bir duygudur.

Daha okul çağlarının başında bir oyun gurubuna, okulda çalışma veya benzer küçük topluluklara, evlenince bir eşe, ailesine ve büyüyüp yaşlandıkça daha onlarca alanda aitlik ve kabullenilmişlik dürtüsünde gösterir kendisini bu var olma kaygısı. Dinler, dolayısı ile Allah’tan bir araya gelinmesini doğal ve haklı görmektedir. Hatta teşvik etmiştir. Var olma kaygısı ve isteği edinilmiş değil, bahşedilmiş bir duygudur.

“Nerede iki ya da üç kişi benim adımla bir araya gelirse, ben de orada, onların arasındayım.” (Matta 18:20)

“Işıkta yürürsek, birbirimizle paydaşlığımız (bağımız) olur…” (1. Yuhanna 1:7)

Hillel (Antik Çağ Yahudi Bilgesi): “Topluluktan ayrılma. Ölüm gününe kadar kendine güvenme.” (Pirkei Avot 2:4)

“İnsan tek başına insan olamaz. İnsan ancak insanlarla ilişkisi ve topluluktaki yeri (aidiyeti) ile insandır.”  Konfüçyüs.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (sımsıkı) sarılın, parçalanıp bölünmeyin…” (Quran, Âl-i İmran, 103)

Bu örnekler çok sayıdadır. Görüldüğü gibi Yaratıcı ve akil insanların tamamı yalnızlıktan çokluğa doğru itmiştir insanı.

Bu teşvikler, insanı en mükemmel hali olan kamil insan makamına yükseltmek içindir. Çünkü insan insanın aynasıdır ve kendi halini görmesi için aynaya, yani birilerine bakması gereklidir. İlerlemenin son derecesi olan hasların hassı makamındakiler bundan ayrıdır. Bu makam artık bir rütbe değil, bir haldir. Her şeyin bir sonu olduğuna göre, aidiyetin de bir sonu vardır. Bu konu birazdan gelecek.

Aidiyet hissinin temelinde 3 farklı motivasyon yatar. İnsanın sadece kendi çıkarları, sadece başkalarının çıkarları ve hem kendi hem de başkalarının çıkarları. Bu söylem dar ve eksik bir anlayış ürünü olarak algılanırsa da, alternatif olarak karşı fikir olarak ekleyeceğiniz her şey, nihayetinde ya olumlu ya da olumsuz bir sona sahiptir. Olumsuzluklar insanda istenmeyen, korkulan duygular olduğundan, korkudan uzak durmak ta bir çıkardır.

Kaldı ki olumlu olan zaten istenendir ve bu doğrudan çıkardır. Yani konu her şekilde çıkar kavramına ulaşır. Kendinize ya da çevrenizdeki insanlara bakarsanız, her aidiyetin istek veya korku kökenli olduğunu göreceksiniz. 3 farklı motivasyon olması, insanların 3 farklı guruba ayrılması sebebiyledir.

  1. Avam insanlar.. Her türlü aidiyet veya kabul görme dürtüleri tamamen kendi istekleri veya korkuları sebebiyledir. Bir topluluğa ait olma istekleri tamamen çıkarları içindir. Saygı görmek, söz sahibi olmak, gelecek için çevre edinmek, “yaptı” denmesi veya “yapamadı” denmemesi içindir bu aidiyet ve kabullenme kaygısı. Hiçbiri olmasa bile güvenliği için bir sürüye dahil olma kaygısı vardır içinde. Sırf kabul görme isteği bile başlı başına bir çıkar değil mi zaten? Çıkardan ve korkudan uzak olan insanın kabullenme kaygısı olmaz.
  2. Havas (seçkin insanlar).. Aidiyet ve kabul edilme kaygısını hem kendileri, hem de başkaları için taşırlar. Aidiyet ve kabul görme dürtülerinin altında kendi çıkarları olduğu gibi, başkalarının da çıkarları yatar. Ait olmak ve kabul görmek istedikleri belli bir yere veya topluluğa faydaları olacağını düşünürler. Düşündükleri kadar faydalı olamasalar bile niyetleri onları seçkin kılar. Bulundukları topluluktaki aidiyetlerinin sürekliliğini, topluluğa sağladıkları faydadan bilirler. Kendilerine olduğu kadar, başkalarına da sağladığı yarar kadar ait ve kabullenilmiş sayarlar kendilerini. Avam insanlar gibi elde ettikleri fayda kadar değil.
  3. Hasların hası (seçkinlerin seçkini özel insanlar).. Bu guruptaki nadir insanların sayısı son derece azdır. Onların herhangi bir topluluğa ait olma veya kabul görme gibi bir beklentileri veya istekleri yoktur. Aksine bundan kaçınırlar. Sadece kendi veya bir başkasının işini görecek kadar dışarı çıkıp görünen bu insanlar, kendi göğüslerine yönelip Yaratıcıları ve O’nun işleri ile meşgul olmayı her şeye tercih ederler.

Bir topluluğa ait olmak, son derece külfetli bir iştir onlar için. Dinler üstü bir konumda bulunduklarından, değil bir topluluğa aidiyetten, bir dine bile ait görmezler kendilerini. Kabul görme konusunda ise, tüm yaratılmışlar tarafından dışlanacaklarını bilseler de Allah tarafından kabul görmeyi seçerler. Bu insanların aidiyetleri kendilerinden değil, ya ilham ile ya da davet ile olur.

Eğer Allah’ın herhangi bir yaratığına bir faydası varsa kabul ederler bu daveti. Bu arada da kendilerini oraya ait hissetmezler, işleri bitince çekip giderler. Bu halin son makamlarında ise, ne insanları görürler ne de başka bir şeyi. Bir o vardır, bir de Allah. Başka hiçbir şey. Ait olmak, kabul görmek te ne ki? Bir damla su okyanusa düşse kim “o bir damla vardır ve şuradadır” diyebilir ki? O damlanın varlığını ve yerini ancak okyanus bilir.

Böylece, aidiyet ve kabul görme hissinin, kâmil insan olma yolunda ilerlemek için başlangıçta bir gereklilik olsa da, nihai hedefe doğru daha fazla yükselebilmek adına sıcak hava balonundan aşağı atılan kum torbalarına dönüştüğü anlaşılmaktadır.

Meister Eckhart, ruhun Tanrı ile birleşmesi için insanın sadece eşyadan değil; kendi dindarlığından, itibarından ve onaylanma arzusundan bile soyunması gerektiğini söyler. “Hassü’l-Havas, Tanrı’dan bile bir şey istemeyen, kabul görme arzusu kalmamış kimsedir” der.

İbnü’l-Arabî’ye göre en üst mertebedeki veliler, hiçbir fikre, mezhebe, gruba veya mekâna hapsedilemez. Onlar “kalp” gibi her an değişimdedir ve tek bir yere ait olmak onlar için sınırlamadır. Onların tek aidiyeti Mutlak Varoluş’adır.

Görülüyor ki aidiyet ve kabul görme hissi en başlarda kamil insan olma yolunda ilerlemenin gerekliliği iken, nihayete varmak adına yükselmesi için balondan aşağıya atılması gereken kum torbalarına dönüşüyor. Bir yerden sonra insan ruhu kendisini hiçbir şeye ait hissetmemeli ki özgür olup boşa çıksın. Boşa çıksın ki sahiplenilsin Allah tarafından. O kendisi dışında teselli bulan hiçbir ruhu sahiplenmez. Kendisi varken yarattıklarıyla mutlu olan birini ne yapsın?

About the author

admin

Bana göre dinler ve felsefeler, insanlığı İlahi olana yönlendiren birer araçtır. İbrahimî geleneklerden seküler düşünceye kadar, hakikati nerede olursa olsun ararım; fikirleri, onları benimseyenlerin kusurlarına bakarak yargılamam. Doğru olanı alır, gerisini bırakırım.

Odak noktam dogmalar değil, insanın varoluşsal durumu ve anlam arayışıdır. Körlemesine bir kesinliktense samimi bir sorgulamaya değer veririm; tartışmaları kazanmak için değil, okurlarımla birlikte varoluşun ve Yaratıcı'nın derin gizemini keşfetmek için yazarım.

Leave a Comment