Artık üzülmediğimden değil, ağlamaya değer daha iyi bir şey bulduğum için.
20 yıl… Tam yirmi yıl boyunca bir kez bile telefon çalarken korkmadığımı hatırlamıyorum. Tanrı’nın cezası ya bir hacizden önce son uyarıydı ya da ödenmemiş borç bildirimi. Bir kez bile kimin aradığına bakmadan yeşil tuşa basmadım. Son 3-5 sene hariç, cep telefonu bu dünyada en çok nefret ettiğim şeyler arasındaydı. Şimdi çok mu iyi? Eskisi kadar kötü değil sadece (kuş sesi melodisi yaptım). Hayır elbette değil sadece kabullendim. Direnmiyorum, itiraz etmiyorum artık.
En çok ta 2 kızım da bebeklikten çocukluğa, büyüğü de gençliğe erişti fakat hiçbir şey anlamadım, baba olmanın tadına varamadım ya, en çok buna üzülüyorum. Yapım gereği her şeyin yolunda ve kontrolümde olmadığını gördüğümde hiçbir şeyden hatta sahip olduklarımdan bile keyif alamıyorum. Ne yazık etmişim kendime de onlara da. Ne kadar acıtsa da hepsi anı oldu şimdi. Ama çocuklarım asla bir daha küçük olmayacak. Hadi gel, öde ücretini de 5-10 sene al geriye alabilirsen.
Birkaç aydır banyodaki musluk akıtıp duruyor, küçük tuvaletteki de öyle. 3 aydır “acil yapılacaklar” listesinde. Hatta birileri gelse de mutfak tezgahını da halletse çok iyi olur. Böyle liste uzayıp gidiyor. Sanırım bu liste hiç bitmeyecek ben yaşadığım sürece. İnsan muhtaç bir yaratık, nasıl bitsin ki? Biraz absürt bir örnekleme olacak belki ama, yükünü almış bir cenaze aracını durdursanız ve rahmetliyi kaldırıp (absürt demiştim) eline bir kağıt ve kalem verip yapmayı planladıklarını ama yapamadıklarını yazmasını isteseniz, sanırım birkaç saatinizi harcarsınız beklerken.
Krizin en yoğun olduğu pandemiden hemen sonraki dönemlerde sağ olsun eşimin bir yakını bize destek olması için oğluyla gönderdiği paranın metrobüste çalınmasından sonra bıraktım ağlamayı dünya ve sıkıntıları için. Salonda dizlerimin üstüne çöküp “Bu kadar mı Tanrım?” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Zavallı çocuk, cüzdanını almışlar bizim parayla beraber yüklü bir parası ve kartları da gitmiş. Şimdi bile onu görünce utanıyorum.
Bu olay olduğunda ikinci evden kovuluşumuzdu ve üçüncüsü de yoldaydı, oldu da. Çok ağladım yıllarca. Yaşımdan başımdan utanmadan ağladım. Kimse görmesin diye sırf ağlamak için Pazar günü gidip dükkan açar mı insan? Tanrı şahit, kendim için tek bir göz yaşı bile dökmedim. Bu üçüncü doğum günüydü kızıma istediği gibi bir gün yaşatmak için umutla bir sonraki seneye ertelediğim, belki dört. Büyüğününki kaç oldu hatırlamıyorum. 13 yıl boyunca normal bir insanın asla kaldıramayacağı kadar çok çalışmama rağmen yine de bu kadarı bile olmadı ya ona ağladım hep. Bizde bir söz var “sabah ola hayrola” diye, hep öyle diyerek sonraki sabahı bekledim..
Sanki bir güç vardı başımın üstünde beni izleyip, ne zaman birine söz versem veya neyin altına imzamı atsam, sonu rezillikle bitmesi için elinden geleni yapan. Bir ara öyle bir hale geldim ki, kendimi Satanistliğe doğru gidiyor buldum. Artık ne zaman ağzımı açsam eşim yanımdan ayrılıyordu. Bana yapılanı İlahi bir zulüm olarak görmeye başlamıştım. Bu duygu beni nefret etmeye götürdü. Öyle ya, birileri sorumlu olmalıydı, ben değilse kim? Aklımdan neler geçtiğini anlatamam ağzımdan birazcık kaçsa, her yerden kovarlardı beni (umurumda da değildi o zaman ayrıca).

Yaptıklarımın karşılığı mı diye çok düşündüm. Saçma sapan yerlere varınca bıraktım. Biliyordum ki her hatanın karşılığı verilseydi, insanlığın ömrü kırk günü zor görürdü. İlk insanın çocuklarından biri diğerini öldürmüş düşünsenize. Bu başka bir şeydi. Bunu hak ettim mi? Bence ettim. Hele bazıları, inanamıyorum onları benim yaptığıma. Çok pişman oldum, çok.
Şimdi anlıyorum ki, o 20 yıl boyunca izlediğim kötü filimin bir karesi bile eksik olsaymış bugün geldiğim hale gelemezmişim. Bir acı bile eksik olsa, böyle düşünemezmişim şimdi. Bu, kilden yaratılmış insana fırında ateşle şekil vermekmiş meğer. Zavallı ben, keşke iyilikten anlasaymışım da ateş yerine nimetlerle adam olsaymışım. İnsan bu dilden anlıyorsa Tanrı ne yapsın?
Artık eskisinden daha fazla üzülüp ağlıyorum. Ama bu kez ne kendim ne de ailem için. Ailem ve çocuklarım için ağlamayı, yokluğun en derin günlerinde bile soframda üç çeşit et yemeğini ve 2 farklı tatlıyı gördüğümde bıraktım. Bir şekilde sofradaydılar hep. Yaşıyorsak rızkımız gelecek bundan hiç şüphem yok. Zenginin iki tane midesi yok ki benden çok yesin. Ayrıca bunu düşünmek benim değil başkasının işi.
Şimdi belgeselde gördüğüm karnı burnunda genç evsiz kadın için çok üzülüp ağlıyorum. Evlat yetiştirmiş biri olarak onun bir-iki aya nelerle karşılaşacağını bilmek çok kahredici. Gencecik evlatlarından yıllardır haber alamayan o anne ve baba için ağlıyorum. Empati yapamıyorum bile. Kaldıramıyorum. Fakat bunların hepsi geçecek biliyorum. Benim asıl üzülüp ağladığım, aklı başında insanların huzuru ve teselliyi dünyalık eşyalarda bulması, asıl olanı bırakıp kabuğuyla mutlu olması. İşte bu hiç geçmeyecek.
Şimdi söyleyeceklerimi sakın o klasik “akıl veren ihtiyar” konuşması gibi algılama dostum. Sen rengin, cinsiyetin, görünümün, inancın ve tercihin ne olursa olsun en değerli olansın. Sen, insanlık bahçesinde eşsiz, bir benzeri olmayan çiçeksin. Kim ne derse desin sen en güzelisin. Kendisine pahalıya patlamış tavsiyeleri sana ücretsiz verenin nasihatlerini yaz bir kenara ama o kadar.
Hele sana Tanrı hakkında bir şeyler söylemeye çalışıp kendine göre seni “doğru yola” çekmeye çalışanlar var ya, onlara dön sırtını git. Çünkü o sana kendisinin yarattığı Tanrı’yı anlatıyordur, kendisini yaratanı değil. Seninki sana, onunki ona. Bu kilisede de böyledir camide de.. Tanrı insanı, kendisine bir Tanrı yaratsın diye yaratmıştır. Onunki onda kalsın. Sen doğru bildiğini yap.
Eline bugün bir kağıt ve kalem al ve hayatını zorlaştıran her şeyin bir listesini yap. Göreceksin ki, neredeyse tamamı parayla düzelecek şeyler. Eğer parayla da düzelmiyorsa, Tanrı gerçekten yardımcın olsun. Eğer parayla düzeliyorlarsa ucuz şeyler değil midir onlar? Bir bedelleri var demek değil midir? Seni anlıyorum, yokluk varsa acı da vardır, utanmak ta. İlaç gibi düşün bu acıları. Ya gözden çıkarılıp teselli olarak dünya verilseydi, daha mı iyi hissederdin kendini?
Baharın ilk günü, kışın son gününün hemen ardındadır dayan biraz. İnan bana yardım yolda. Her şeyin bir sonu vardır. Hiçbir zaman hep iyi veya hep kötü olamaz. Arada kalanlara da hayat deriz. Şimdi aynanın karşısına geç ve de ki “Ben en değerli olanım. Benden bir tane daha yok ve tüm evren benim için var.” Canını sıkıp seni üzen her şey yakında anı olacak. Sen kendini perişan ettiğinle kalacaksın. Olduğundan 10-15 yaş daha yaşlı görüneceksin sırf bu yüzden. Keşke değse.
Yapabiliyorsan biraz uzaklaş insanlardan. Yalnız kalmaya bak. Kimin ne yaptığını dinlemektense kalbini dinle bir süre. Yerini bulmak için yukarıdakilere değil, aşağıdakilere bak. Sana verilen tam olarak sana gerekendir zaten. Sen elindekinin kıymetini bilmiyorsan, hayalini kurduklarının da değerini bilmeyeceksin ki. Sahip olduklarına bir daha bak ve onlara değer biç. Kaç paraya satın alabilirsin o değerli eşi ve güzel çocukları. Ya da o kardeşi veya ebeveynleri? Hala onlara sahipken tadını çıkar bence. Yarın mı? Dediğim gibi; sabah ola hayrola.


